SESSİZ BİR KORKUNUN ROMANI
Merhaba sevgili okur;
Uzun bir aradan sonra yeni bir kitap incelemesi ile karşındayım. Bu defa ele alacağımız kitap Amerikalı yazar Kim Ligget’in en popüler kitabı olan Erdem Yılı ( The Grace Year ). İlk bakışta distopya türünde bir kitap gibi görünse de sayfalar arasında ilerledikçe satırların aralarına işlenmiş çok daha tanıdık gelen ve bir çoğumuzu aslında içten içe rahatsız eden gerçekleri barındıran bir kitap. Kadınlık,korku,güç ve itaat kavramlarını merkezine alan kitap; bizleri hikayenin içine hızla çekmekle kalmıyor aynı zamanda uzun süre zihnimizi meşgul edecek sorularla dolduruyor…
Kim Ligget, genç yetişkin edebiyatında karanlık atmosferleri ve psikolojik gerilimi ustalıkla kullanan bir yazar. Özellikle kadın karakterlerin iç dünyasına odaklanan anlatımıyla dikkat çekiyor. Erdem Yılı’nda toplumsal cinsiyet,baskı ve korku temalarını sert ve bir o kadar da incelikli bir şekilde işlediği görülüyor.
Roman, genç kızların on altı yaşına geldiklerinde Erdem Yılı adı verilen ritüel için evlerinden ve ailelerinde koparılıp, toplumdan uzaklaştırıldığı distopik bir dünyada geçiyor. Genç kızlar bir yıl boyunca vahşi doğada bir başlarına yaşamaya zorlanıyor. Bu bir yıllık uzaklaşmanın ardından sağ kalıp geri dönebilenler ise ‘ arınmış’ olarak kabul edilip evliliğe hazır olarak nitelendiriliyor. Kızların vahşi doğaya gönderilmelerinin gerekçesi ise içlerindeki ‘ tehlikeli gücü’ orada yaşadıkları sürece içlerinden atıp geride bırakmaları. Ancak asıl dikkat edilmesi gereken şey, kontrol ve korkunun sistematik bir şekilde nasıl üretildiği.

Erdem Yılı’nın dili sade ama dikkat et sevgili okur çünkü bir o kadar da sarsıcı. Yazar kitap boyunca süslü cümlelerden kaçınıyor, bunun yerine kısa, net ve zaman zaman boğucu bir anlatım tercih ediyor. Bu dil, romana etkileyici bir atmosfer katıyor. Romanı okurken bazı anlarda karakterin çaresizliğini ve tedirginliğini neredeyse fiziksel olarak hissedebilirsin. Bazı iç monologlar ve sessiz korkular , büyük bir gürültüyle işlenen olaylardan çok daha etkili bir şekilde işlenmiş.
Bu kitabı güçlü kılan şey, anlattığı dünyanın tamamen ‘ başka ‘ olmaması belki de. Roman aşırıya kaçan bir kurgu gibi dursa da, kadın bedenine ve davranışlarına yüklenen anlamların ne kadar kolay bir baskı aracına dönüşebileceğini açıkça ortaya koyuyor. Roman boyunca asıl tehlikenin vahşi, doğa veya düşmanlar değil; öğrenilmiş korkular,sessiz kabuller ve ‘ böyle gelmişler böyle gider anlayışı ‘ olduğu düşüncesi sonlara doğru zihni iyice meşgul etmeye başlıyor. Bugün dünya genelinde olan olaylara baktığımızda aslında bu kitaptan çokta uzakta yaşamıyor muşuz gibi hissediyorum. Kadınların yaşı ne olursa olsun benzer şeylere maruz kaldığına şahit oluyoruz. Kitabın sonunda kadınların uyanışı ve birlik olduğu takdirde sahip olacakları gücün sinyali veriliyor aslında, belki bizim zamanımız içinde böyle bir şey mümkün olabilir bir gün…
İyi okumalar sevgili okur.
Yorum bırakın