FAHRENHEİT 451

KİTAPLARIN YANDIĞI YERDE GERİYE NE KALIR ?

Merhaba sevgili okur , bugün ki sohbetimize hoş geldin…

Daha önce yazının hiç bulunmadığı, kitapların hiç varolmadığı; bilgilerin,tecrübelerin,anıların,mutlulukların,hüzünlerin ve kişilerin bir sonraki nesillere aktarılamadığı bir hayat nasıl olurdur diye düşündüğün oldu mu?

Ya da kitaplarım olmadan ben ne yapardım diye düşündüğün oldu mu?

Peki hayatımızın büyük bir bölümünü kaplayan sadık dostlarımızın varlığı tehlikeye girseydi onları korumak için neleri feda ederdik?

Bir kitabı eline aldığında onu yakmak isteyen insanların olduğu ihtimali hiç aklından geçti mi?

Cevabının hayır olduğunu umuyorum. Eğer hayır değilse Kitapları Sev ve Koru Derneğine bir ihbarda bulunmam gerekiyor sanırım 🙂

Konudan çok uzaklaşmadan yeni bir soru daha yöneltmek istiyorum sana, kitap yakmanın yasal olmakla kalmayıp bir de bu işin bir meslek haline geldiği bir dünyada yaşasaydın ne yapardın? Bana farketmez ben ayın on beşinde maaşımı almaya bakarım diye de düşünmüyorsundur umarım.

Tamam sakin ol ve o kibriti kenara bırak… Sadece distopik bir romandan bahsediyorum.

Ray Bradbury’nin 1953 yılında kaleme aldığı Fahrenheit 451 bu ve bunlara benzer sorularımızı hem bir kâbus hemde bir uyarı olarak önümüze koyuyor…

Ve yıllar geçtikçe, bu uyarı eskimek ve sessizleşmek bir yana giderek daha da yankılı hale geliyor.

Bradbury hayatının ilk yıllarından itibaren kütüphanelere hayran bir çocukken üniversiteye gidemeyip, eğitimini kütüphanelerde ve kitaplarla tamamlamış güçlü bir kalem.

Bradbury’e göre bilim kurgu, geleceği tahmin etmek değil; mevcut tehlikelere dikkat çekmek. Belki de bu kitabı yazarak bizlere evimizdeki bu hazinelere sahip çıkmamız için bir uyarıda bulunuyordu.

Günümüzde teknolojinin geldiği bu nokta büyük bir çoğunluğu kitap sayfalarından ve kütüphane raflarından uzaklaştırdı. Bu biraz hüzünle dolduruyor insanın ruhunu belki ama kitaplara tutkuyla bağlı olan, sayfalar arasında kendine yeni bir yaşam inşa eden kitap severlerde azımsanacak gibi değil. İşte bu düşünce hüznün toprağına umut tohumları ekip gurur dolu bir mutluluk filizlendiriyor.

Hikâye yakın bir gelecekte, kitapların yasadışı sayıldığı ve ‘itfaiyecilerin’ yangın söndürmek yerine kitap yaktığı distopik bir toplumda geçer.

Baş kahramanımız Guy Montag, bu toplumun sadık bir itfaiyecisidir, ta ki genç ve meraklı komşusu ile tanışana kadar.

Komşusunun alışılmadık soruları Montag’ı sarsar: ‘Mutlu musun?’ bu basit soru, kahramanımızın dünyasındaki ilk kıvılcımı yakar. Karısının boş bakışları, uyuşturucu gibi işleyen dev ekranlar, diğer komşularının düşüncesiz yaşamları…

Montag’ın gözleri yavaş yavaş açılmaya başlar. Ve bu büyük aydınlanma sonrası olacakların önüne kimse geçemezdi…

Roman üç bölümden oluşuyor.

 Ocak ve Salamandra: Montag uyanıyor, sorgulamaya başlıyor.

 Elek ve Kum: Bu bölüm kahramanımızın ve okurların bilginin peşinden koşmanın ne kadar yorucu olduğunu anladığı bölüm

Ateş Yakar: Radikal bir kırılmanın ve yeni bir başlangıcın habercisi olan final.

Kitap. ateş ve ateşin varlığını derinlemesine anlatır ama kitabın sonuna geldiğinizde anlarsınız ki: asıl ateş, içinizde var olan bilgi susuzluğudur. İşte bu ateş söndürülemez.

Montag’ın yolculuğu boyunca tanıştığı . gizli bir emekli profesör ve bizzat kitap okumuş, ancak umudunu yitirmiş bir itfaiye şefi var.  Bu iki karakter, roman boyunca aklın iki zıt kutbunu temsil eder.

Ancak Bradbury kitapta bir çok yerde vurguluyorı: Kitap yalnızca sansür karşıtı değil, dikkat dağınıklığının tehlikelerine dair bir uyarıdır. Ona göre asıl tehlike devletin kitapları yasaklaması değil; insanların kitaplara olan ilgilerinin kendi istekleriyle yitirmesidir. Boş eğlence, yüzeysel iletişim ve sürekli uyarılma hâli, bunlar düşünmeyi öldürür. Ve düşünmeyen bir toplum, kendi kitaplarını kendisi yakar.

Bu öngörü 1953’te yazılmıştı. Bugün sosyal medya akışlarına, kısa video döngülerine ve sonsuz bildirim seslerine baktığımızda Bradbury’nin ne denli isabetli olduğunu görüyoruz.

Fahrenheit 451, sadece bir roman değil; günümüze bırakılmış bir test gibi geliyor. Yazar bize soruyor: Sen ne kadar okuyorsun? Ne kadar düşünüyorsun? Ne kadar rahatsız olmayı göze alıyorsun?

Kitabı bitirdiğinizde, elinizde tuttuğunuz nesnenin değerini belki de ilk kez bu kadar net hissedeceksiniz. Bir kitap, sadece sayfalar ve mürekkep değildir.

 O, birinin düşünme cesaretinin somutlaşmış hâlidir.

Ve bu yüzden yakılır.

Ve bu yüzden korunmaya değer.

Bir Cevap Yazın